Bir yıldönümü deyince aklımı karanlık bulutlar basıyor. Aslında neyin yıldönümü olduğu belirtilmemiş olmasına rağmen bendeki hissiyatı bir doğum günü, bir kutlama gibi değil. Sanki bir yas, sanki bir yalnızlık kuyusu… Bu duygularla bu dönüm noktaları oldukça ağırlaşıyor, peşimizde sürüklediğimiz gölge bir çuval misali. Bir ölüm kokusu, bir ayrılık, her şekilde yalnızlık değil midir? Bütün kayıplar aynı yola çıkmaz mı? Bu yol aslında hiç bitmez ama biz bu yola alışırız artık, döngüleri alır her seferinde süsleriz en karamsar modumuzla.
Bazen veda edemeyiz, gitmesine izin veremeyiz, izin vermek istesek de bir türlü kopamayız ve biz o döngüde saplanıp kalmışızdır. Üstüne ayrılıklar, yaşam döngüleri ve yalnızlık eklendiğinde neresinde olduğumuzu asla göremeyiz döngünün. Ne zaman hazırsak o zaman, ne yaşamamız gerek ise o zaman gidebiliriz, geride bırakabilir, veda edebiliriz. Çünkü o bizden kopan bir parçadır ve hiçbir zaman kolay olmaz. Bağlanmadır, stili önemli değil. Şimdi size bir adam ve kadının yaşam döngüsünden, ölümle başa çıkışlarından, yas yıldönümlerinden bahsedeceğim. İzlediğim bu örgü Untamed adlı dizinin bir şema yorumlaması aynı zamanda. Bana dokunan Duygusal yoksunluk şeması penceresinden bir kesiti.
Çocuklarını kaybetmiş bir çiftin boşanarak kadının başkasıyla evlenmesiyle, adamınsa hala zaman zaman çocuğuyla yaşadığını varsaymasıyla başlayan bir öykü.
Ben bu öyküde ebeveynliğe değil, tamamen duygusal değişime ve bağlara odaklandım. Burada soğuk bir ızdırap vardı çünkü. Kaybedilen çocuk, 3 çocuğun en küçüğü ve burada aşılamamış bir yas var. Bu aşılamamış yasa adam alkolle destek bulurken, işine de aşırı telafiyle bağlanıyor. Hayatı neredeyse işten ibaret hale geliyor.
Bu adamda bir şeyler görüyorum, çok acı gelen, çok ızdıraba dokunan, çok da bildiğim… Sabah kalkıp sadece insan içine çıkacak hale gelecek kadar hazırlanan, kendini öylece düşünmekten kaçıran, yalnızlıkla yüzleşemeyen, o sert yüz ifadesiyle, ama derin bakışlarla, kendini hayatın içine, akışa bırakıyor. Gün hızlı bir şekilde başlarken, insanlarla bağ kurmak istemeyen o hali, sanki 'konuşsam ne olacak, kim anlar beni' diyen bakışlarıyla, sadece fiziki eylemlerde bulunuyor, sonuca ulaşmak için. Gelen bütün taleplere açık olmasına rağmen onları almayan bir yerden sindiriyor, fakat bu taleplere asla cevap vermiyor. Ama bunun yanı sıra kendisi kolay kolay bir talepte bulunmuyor, her ne yapacaksa kendisi yapmayı tercih ediyor.
Acısını yatıştırdığını zannediyor, çocuğuna hala bakım vererek kendine iyi gelmeye çalışıyor. Kendi içindeki küçük çocuğun ihtiyacını gidermeye çalışıyor. Fakat yara gittikçe derinleşiyor, bazen kadını arıyor onu hala 'nasıl devam edersin' diyerek suçluyor ama bunu yaparken özlemi çok belli oluyor, yoksa kadını kıskanmıyor. Ama beraber zamanlarındakine dair bir özlem gibi durmuyor. Oldukça sık görüşüyor olmalarına rağmen gayet mesafeyi koruyorlar ve birbirlerinin iyiliğini istedikleri öyle çok belli ki. Hayatlarını değiştirmek istemedikleri de çok belli.
Adamda kadının eşiyle konuşurken bir öfke görüyorum, ama bu öfke sanki yine kıskançlık değil ama çocuğunun yokluğuna rağmen devam edebildiklerine dair bir öfke gibi geçiyor bana. Elbette bu durum kadını arada bırakıyor, zorlanıyor kadın. Adam bu durumu farkediyor ve görüşmelerden kaçınmaya başlıyor. Akabinde kadın bir yerde pes ediyor ve yaşamına son vermeye kalkıyor. Adam o zaman bunu bir haksızlık olarak görüyor ve kadının durumunu daha iyi anlıyor. Kadına yüklenmeden bir şeylerin değişmesi gerektiğini biliyor.
Bu sahnede, bir şey bana çok dokunuyor, aslında yaşamını bitirmeye kalkan kadının, adamı yalnız bırakıyor olmasından yola çıkıyor adam. Yerinde ben olmalıydım gibi karşılıyor durumu, kadına kızmıyor ama üzülüyor. Ama bu soğuk, mesafeli adam belli etmese de öyle derinden yaşıyor ve başa çıkamıyor ki kendisinden hiç beklenmeyecek bir şekilde hem de. Çok büyük, çok dehşet verici bir deneyim bu. Bir de kadını kaybetmeyi göze alamayacağı çok belli. Bu sebeple yeni bir yaşam kurma kararı alıyor. Başkasına zarar vermeden, herşeyi geride bırakan bir yaşa, yapmak zorunda olduğu şeyi yapmak için devam ediyor.
Bu son zamanlarda bir ara yan yana yatıyorlar sadece ve el ele tutuşuyorlar ama sımsıkı bir halde, o el tutuşmada öyle bir güç, sevgi var ki bir an neden ayrıldıklarını anlayamadım. İçimden bir ses, adamın soğukluğu, mesafesi yani duygularını bastırması, ve/veya kendini yatıştıran tarafıyla işkolikliği, sanki çocuğun kaybı için birbirini suçlamış olmaları belli ki bu ilişkiyi noktalamış. Kadın çocuğunun ölüm sebebini bulmak için adamdan habersiz bir takım çözümler üretmiştir ve aslında adam bundan hiç hoşlanmamış ve bu yüzden aslında kadına hala öfkelidir. Fakat intihar deneyimi bunu da sindiriyor. Artık gitmeye hazır. Sadece kendine her koşulda katlanan yardımcısını görüyor adam, ona borçlu hissediyor gibi dirense de onu içine alıyor ve ona atlarını, çocuğunun oyuncaklarını ona bırakıyor.
Yardımcısının yardıma ihtiyacı olan bir hayatı var. Adam bu konuyu içselleştirse de bunu da geride bırakabiliyor. Bana geçen burada bir minnet duygusu varlığıydı.
Bu öyküye adamdan baktım gibi duruyor aslında adama baktım, adamın bende yarattığı histi bu. Kadına geçen hislerdi bunlar bir yandan, bu duyguları bastıran, soğuk, mesafeli ve bir yandan acayip bir duygusal yoksunluk yaşarken terk edilmeyle süslüyor bunu. Tabii ki burada çocuğuma tanıdık gelen, müsait olmayan kopuk korungan bir bakım veren geliyor aklıma aslında bu tam olarak şema kimyası işte. Bu kimyadaki çekim aslında bir kurtarma arzusudur. Sanki o kapalı kutudaki çocuğu oradan alıp aydınlığa çıkarmak ister gibi ama o çocuğu kurtarmak bile kendi çocuğuma iyi geldiğimi zannetmekten ibarettir. Tabii ki alacaklarım o çocuğa çok iyi gelecek, iyi hissettirecek olmasına rağmen koşullu bir duygu alışverişi olacaktır.
Kaynakça
Untamed (Dizi). Yönetmen: Elle Smith, Mark L. Smith, Başroller: Rosemarie Dewitt, Eric Bana, Sam Neill, Yayın Yılı: 2025.
“Blog yazıları bilgilendirme amaçlıdır. Tıbbi tavsiye veya tedavi yöntemi olarak değerlendirilmemelidir.”